27 Mayıs 2015 Çarşamba

Kurtlara Söyle Eve Döndüm - Carmilla / Eşcinsellik Üzerine

Dünyadaki her şey değişkendir. Doğa değişir, bizzat biz de yaparız bunu kendi kendine de olur bazen. İnsanın kendisi değişken sırf dışarıdan bile büyüme ve yaşlanma diye bir olgu var. Kişiliğimiz değişmez derler yedisinde neyse yetmişinde odur derler ama bu dedikleri belli bir özdür onun da değişmesi zordur imkansız değil. Toplumlar da değişir ki içinde yaşadığımız çağda bu değişim inanılmaz bir hızla gerçekleşiyor. Ancak değişimin korkutucu bir yanı vardır. Çünkü ölümü, yok oluşu hatırlatır. İnsan fiziksel olarak değişirken başta bu değişim hoşuna gider, diğerlerinin arasına kabul edilip lafının dinleneceği yetişkinlik günlerini özler belki onların o küçüklükte ulaşılamaz yanlarını. Ama bir yaştan sonra değişimi durdurmaya çalışır. Kremler, estetik ameliyatlar, doktordan önerilerle özel diyetler, ilaçlar... Hayattaki diğer şeyler neden böyle olmasın? Bir kere toplum ve toplumla ilgili şeyleri insana benzeterek düşünmek gibi yaygın bir anlayış vardır. Örneğin sürekli söylediğim şey insanlardaki bencillik ve kibrin toplumlarda ırkçılığa ya da daha normal düzeyde millet bilincine dönüşmesidir. Kültür ve dine bu açıdan bakarsak mevcut düzeni kurdukları düzeni bozmamak konusunda neden bu kadar katı olduklarını çok daha iyi anlarız. Değişim kültürler ve dinler için yozlaşma demektir. İşlerin bozulması kurduğu yapının yıkılmasıdır. Burada ona iki yol kalır. Yollardan birincisi değişime uyum sağlamak ve her farklılığı kendi kontrolüne alabilmektir. Bu bir yere kadar yapılabilir bir yerden sonra zorlaşır ancak kapitalizmi düşündüğümüzde daha önce de açıkladığım sebeplerle bunu iyi bir şekilde yapabiliyor. Peki ya din ya milletlerin kültürleri? Onlarda işler değişir. Bir kere din zaten önceden belirlenmiş kurallar bütünü olduğu için ondaki her bir değişim yozlaşmadır. Çünkü bugüne uymayan din gerçekliğini kaybetmiştir. Sonu sadece karanlık bir yok oluştur ve bundan korkarlar. Hem de delicesine. Kültürler bu konuda daha rahat ama onlar da küreselleşme ile savaş veriyorlar. Kendilerini farklı yapan yanlarını kaybetmekten korkuyorlar. Çünkü bunu ellerinden aldığınızda yok olmuş olacaklar. Onlar da korkuyorlar. İnsan korktuğunda kendisine düşman arar. Kimi ben gibiler küresel güçleri ve parayı suçluyorlar değişimle kaybettikleri ve kaybedecekleri için diğerleri ise daha gücünün yetebileceği kişileri: Yabancıları, göçmenleri, alt kültür dediğimiz azınlık grupları, eşcinselleri, toplumdan kopuk onlara göre yoz yaşayanları, açık giyinen ahlaksız buldukları kadınları...


Eşcinseller ve daha geniş anlamıyla LGBT dediğimiz lezbiyen, gay, biseksüel ve trans bireyler, bunların arasında belki de en çok acı çekenler. Yeni bir olgu değil hep varlardı ve kuşkusuz en ezber bozan şeylerden biri. Diğer tüm saydıklarımı bir şekilde baskılayarak ya da maniple ederek istediğimiz hale getirmek mümkün. Almanya'ya giden Türkleri düşünün değişmediler mi? Onlar hala sevmiyorlar belki ama katlanabilecekleri bir hale yonttular bir çoğunu ve bir parça rahatlar. Peki ya lgbt? İşler değişiyor. Onlardaki farklılık yontulabilir bir şey değil, direk doğalarında olan bir şey.  Ya onları kabul edecekler ki bunu bahsettiğim yok olma korkusu yüzünden yapamıyorlar. Mantıksız diyeceksiniz öyle ama hangi korku mantıklıdır ki? Beni küçükken arı soktuğu için arı ve ona benzettiğim şeylere karşı korkum vardı. Öyle ki arı diyelim mutfaktaki balkondan eve girdi mutfağın kapısını kapatır sonra holün kapısını kapatır holün ucundaki odaya geçer o kapıyı da kapatır en son odanın ucunda beklerdim o panik halim yatışana kadar. Bilinçsizce yapardım bunu. Mantıksızdı da? Arı koyduğum engelleri balyozla yıkıp gelecek bir dev değildi. Öyle bir gücü olsa bile beni umursamıyordu. Ama ben o an bunu düşünecek değildim sadece korkuyordum ve onları istemiyordum. Sonra çocukluk işte arkadaşlarla da birbirimizi gaza getirerek arıların kovanını bulduk. Bir ağaç kovuğuydu. Bu benim en utanç duyduğum şeydir ama neyse ki ağacı da yakmadan kovuğun içinde bir yangın çıkarmayı becerdim. Arılar ayrıldı oradan, yerini örümceklere bıraktı mahallede de sokulma vakaları azaldı. Peki yaptığım doğru muydu, ne olursa olsun ben onları öldürdüm ve bundan hala pişmanım. Bu korkumu şu an yendim. Yenmemi sağlayan da bir arkadaş oldu. "Onlar seni önemsemiyorlar. Sen de onları önemsemeyi bırak." Durup baktığımda arının derdinin ben olmadığını gördüm gerçekten. Korkumun köklerine indim mantıksızlığını kendime defalarca hatırlattım. İlk zamanlar kendimi daha fazla zorlamam gerekiyordu. Yumruklarımı sıkıp derin nefesler almak falan. Şimdiyse hiç umursamadan onların yanında durabiliyorum. İşte korkunun doğası böyledir. İnsanları korktukları için suçlayamazsınız. Kültürleri ya da dini suçlayamazsınız. İstediğiniz kadar gösterilerde korktukları için, korkuları yüzünden yaptıkları için lanet edin onlara kin kusun nefret zincirini kıramazsınız. Yapmanız gereken korkusunu silebilmektir. Bu yüzden gerçek düşman yaratılan ve büyütülen homofobi olgusudur. Söylenmesi gereken belki de "Onlar size tecavüze, hastalık yaymaya çalışan teröristler ya da sapıklar değil. En azından bu konuda sizlerden daha kötü değil. Onların sizin dininizle ya da kültürünüzle bir dertleri yok. İşin doğrusu bu anlamda umursamıyorlar da. Siz de onları umursamayın ve korkmayın. Kendi hallerine bırakın." Bunu kabul ettirebilsek ve korkularını silebilirsek sonunda birlikte yaşamayı da öğreneceklerdir. Ama bu konuda biraz sabırsız davranılıyor. Duygusallaşıp öfkeye kapılıyorlar ve sonu da iyi bitmiyor. Her iki taraf için de bir şeylerin aceleye gelmesi problemlerin kaynağı. İletişim en önemli şey ve anlamak. Sonra gerisi geliyor.

Kurtlara Söyle Eve Döndüm bu bakımdan da anlamlı bir kitap. Homofobiyi en çok besleyen şeyi AİDS olgusunu kurgusuna tema olarak almış. Ana olayı bu değil kesinlikle diğer yazımda da açıkladığım gibi dayısına aşık asosyal bir kızın yaşamı ve bir ölümün ardından değişen hayatlar üzerine bir kitap. Kitapta insanların yaptıkları şeylerin kendi yaşamlarından çok başkalarının hayatlarını etkilediğini anlıyorsunuz. Kitabın eşcinsellikle ilgili tarafını daha sonra anlatacağım demiştim gün bugündür. Eşcinsellik hikayeye biraz daha çarpıcı bir yan eklemek adına konulmuş bir unsur gibi daha çok ama bilinçlendirme de yapıyor bu konuda. Ailenin dayılarının eşcinsel olduğunu öğrendiğindeki tepkileri, baş karakterimizin ablası Greta'nın kardeşinin dayısından uzaklaşmasını sağlamak için AİDS korkusunu büyütmek için yaptıkları... Kitabın daha başlarında Greta'nın ökse otu altında öpüşme geleneğini kullanarak dayısının onu öpmesini sağlamaya çalışıyor. Sadece yanaktan olsa bile tehlikeleriyle korkutuyor ve onu kaçırmaya tepki vermesini sağlamaya çalışıyor. Elbette bu yaptıklarının derinliklerinde kendilerince sebepler var. Bunlar korkulardan daha derin şeyler. Onları çıkarıp atabildiklerinde sevmeyi öğrenebiliyorlar. Dayılarının eşcinsel sevgilisi Toby, adı evde adı bile anılmayan kişi iken, sonunda tahmin edilebilir bir şekilde o eve girmeyi bile başarıyor. Diğer taraftan toplumda özellikle hastaların sınırdan dışarı çıktıklarında geri dönememeleri, polislerin onları direk potansiyel suçlu olarak mimlemesi anlatılıyor. Göçmenler hakkında onlarla birlikte çalışan halam zamanında şey demişti. Onlardan korkmama gerek yoktu zaten her şeyde en önce onları topladıkları için dikkatli olmak zorundaydılar. Eşcinseller için de böyle. Hadi polisler koruma güdüsüyle mantıksız davranabiliyor. Ama hastanelerde bile insan muamelesi görememeleri geçiyor. Toby'nin tüm bunların ortasında ürkek, kendini sınırlayan yapısı yürek burkuyor. Dramatik bir insan ama o haliyle bile işin güzel tarafı hayatına lanet etmeyen bir insan. Son günlerini yaşadığını biliyor ve bunu mutlu geçirmek istiyor kaderine üzülerek değil. O Finn'i tanımasına sebep olduktan sonra zaten tüm o acıları çok da umursamıyor. Bu da size ağır dramatizme boğulmadan olaylara bir bakış kazanma imkanı veriyor.

Carmilla ise vampir teması altında yine cinsellik değil sadece hislerle lezbiyen bir aşkı anlatıyor. Kitap Bram Stoker Dracula'sından önce yazılmış ve esin kaynağı efsanelerin aynı olması ya da dönemin kendine özgü dilinden mi bilinmez çok benzer bulduğum anlatım ve kurguya sahip. Eşcinsellik diye bir olgunun varlığıyla ilk karşılaştığımda anlamlandırmakta güçlük çekmiştim. O zamanlar kendimce olayı değerlendirmiş ve şöyle düşünmüştüm. Lezbiyenler için olay karşılıklı duygusal bir yakınlık ve iki kadının cinsel tatmin anlamında tek başına yapabilecekleri şeyleri iki kişi yapmasıydı. Biraz düşününce karşısında kadın olduğunu unutarak sadece zevke bıraktığında kendini bundan zevk almalarını doğal buluyordum. Erkekler için arada ufak bir et parçası fark oluşturuyordu işte. O zamanlar benim gözümde gerçek bir ilişki o et parçasının işiydi ve bu yüzden bir erkeğin bunu hemcinsiyle denemesini anlamsız buluyordum. Bu yüzden evet garipsiyordum ve korkularım vardı. Daha sonra internet ortamında eşcinsel biriyle konuşunca onların da normal olduklarını görüp o korkuyu attım. Hey gülmeyin! Düşündüklerim o kadar da garip değil. Şuradan öğrendiğim ilginç bilgilerden biri de kilisenin lezbiyenler hakkındaki düşünceleriyle ilgili.



Engizisyon aynı cinsiyetten bireyler arasındaki ilişkiyle uğraşırken hedef aldığı erkeklerdi. Dönemin algısına göre kadınlar "doğuştan" daha "narin ve duygusal" oldukları için erkeklere göre birbirleriyle daha yakın olmaları normaldi.

Farklı bir açıdan baksa da evet aynı noktaya varmışlar. Hoş benim düşündüklerimi de düşünmüşlerdir eminim. Lezbiyenlerin farklılıklarını kapatmakta daha başarılı olmasında kadınların ataerkil yaşamından dolayı zaten sürekli namus bekçilerinden bir şeyler gizlemek zorunda kalmalarının da etkisi var. Erkeklere bu kadar takılmasının nedenlerine gelince en baştaki sebebi anlamak zor değil. Hani üç çocuk var ya ortaçağda da vardı ondan işte. Kiliseye yeni elemanlar lazım, savaşlarda sürülecek askerler lazım, eşcinsellik üreme becerisi olan bir bireyin kaybı demek. Bu da işin bir boyutu. Tabii tüm bu çıkarım bir kadının kendini erkek ya da erkeğin kadın gibi hissetmesi ya da cinsel çekimin tamamen hormonlarla ilgili olduğunu bilmiyordum. Neyse Carmilla'ya dönecek olursak bir anda insanların hayatına giden yabancı ve gizemli kadın ve baş karakter kızımızın ona duyduğu derin hisler anlatılıyor. Basit ama güzel bir öykü içine çekmeyi başarıyor. İşin içine vampir öyküsünün girmesi de ayrı bir tat.

Dünya değişecek, eşcinseller de artık normalleşecek sonra başka günah keçileri aranıyor olacak. Sanırım bazı şeyler aynı kalmaya devam ediyor. İnsanın doğasının özü gibi. Belki de kendi doğamızdan başka kötülük yoktur şu dünyada. Ha bir de eşcinselleri anlamaya çalışan ama çok yanlış yerlere sürüklenen insanlar var. Onedio onları şurada güzelce anlatmış. Bu da madalyonun bir tarafı işte

15 yorum:

  1. Merhabalar.

    Yıllar önce tabu sayılan ve hoş görülmeyen şeylerin, zamanla artık tabu sayılmadıklarını ve hoş görüldüklerine şahit oluyoruz. Sizin de vurguladığınız gibi, şu anda bize öcü olarak görülen çok şeylerin ilerleyen zaman için de hoş görüleceğine inanıyorum.

    Selam ve dualarımla.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Ve yerlerine başka korkular başka sorunlar alacak. Dünyanın gidişatını izlemek çok yorucu bir iş. Umarım her şey hayırlısına varır.

      Sil
  2. değişim kaçınılmazdır.
    ve toplumların her türlü değişikliğe açık olması kültür ve eğitim düzeyiyle alakalı.
    bu etkenlerin yanında zaman olgusunun olumlu getirilerini yaşamımıza katmamızla doğru orantılı.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Eğitim düzeyi ezbere bir laf. Pek çok şeyde eğitimliler aklanıyor. Toplumun elitleri kendilerini kirlilikten kurtarıyorlar.

      Kadına Şiddet: Eğitim düzeyi. => Eğitimli kadınlar eşlerinden şiddet görüyorlar. Ancak bir sosyal statüleri olduğundan, belki eşlerinin parasına ve gücüne bağımlı olduklarından, toplumda aşağılanmaktan korkup bunu dillendirmiyorlar. Eğitimsiz kadınların kaybedecek bir şeyi yok elbette sesleri çıkıyor.

      Holiganlar, magandalar, sapıklar psikopat katiller suç olgusuna dair bir çok şey eğitimsizlik deniyor. Eğitimli elitler de suç işleyebiliyorlar. Hatta iş hırsızlığa gelince ülkenin hali malum.

      Eşcinsellik neden farklı olsun? Söz gelimi June'un annesi gayet eğitimli bir kadındı, kızı Greta hem iyi bir öğrenci hem de stardı. Ama onlar eşcinselliğe sokaktaki cahil bir adamdan farklı bakmıyorlardı. Sadece bu bakışlarını dile getirmezlerdi belki içine atarlardı. Ama tavırlarıyla bunu gayet belli ederlerdi.

      Okumak cahilliği alır eşşeklik baki kalır derler ya o hesap. Eğitim şart diye sıyrılmamak lazım hiçbir meseleden. Eğitim değişikliğe açık olmayı getirmez. Yapmaz bunu. Okullarımız bunu sağlayacak şekilde değil. Mesele anlayabilmekte, ulaşmakta temasa geçmekte, sonra kendini düzeltmekte.

      Sil
    2. eğitimli olup birçok suç işleyenler elbette var. eğitimle sınırlamak yanlış tabii.
      ancak eğitimi de bir finlandinya gibi önemsersek, üreten, sorgulayan, basmakalıp düşüncelerden sıyrılmayı bilen nesillerin yetişmesine yardımcı oluruz.
      eğitim sistemi değişmeli her alanda yenilikçi, hoşgörülü, çağdaş bir politika izlenmeli. bunların hiçbiri ne yazık ki ülkemizde yok. ben size şunu sormak istiyorum. eğitim dışında, taraflı bir medyanın gölgesinde, üç beş şairin şiiriyle edebiyat yapabildiğini sanan, popüler kitaplar dışında okumayan bir nesli değiştirecek nasıl bir yol izlenmeli? Bu kadar sığ, bu kadar düşünce hürriyetinin olmadığı ve aşiret zihniyetiyle hala kardeşin kardeşi vurduğu bir ülkede eğitim dışında en etkili yol nedir??

      Sil
    3. Felsefe. Gramsci filozoflar kral değil halk filozof olduğunda dünya değişecek fikrini bana aşıladı. Felsefe ama öyle sokrattan alıntılar yapan entellerin felsefesi değil. İnsanın bir bebek gibi dünyayı hayatı insanları sorguladığı felsefe. Gerçeği sorgulamak, insanları toplumu her şeyi anlamak her şeyi iyi ya da kötü değil oldukları şekliyle görebilmek. İnsanlara biraz felsefe lazım. Biraz düşünecek vakit lazım. Biraz sorgulamak lazım. Bununla önce dibe vururuz gerçek hastalığına yakalanıp mutsuz oluruz. Bazen nefret ederiz ama nefretten de arındığında o zaman işte aydınlanma olur.

      Felsefe için okullara ihtiyaç yok. Bir bebek gibi her şeyi baştan tanıyacaksın. Bildiklerini unutarak. Gerçekten görebilirsen her şeyi sonunda nefretinden kurtulursun. Tüm insanların böyle olduğunu düşünsene. Söylediklerinin hangisi kalırdı?

      Sil
  3. Eşcinselliğe hayır Oğlancılığa evet :P bekleyin thai ladyboyları ben geliyom :P

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Bir de shemale olgusu var evet. Doğanın ilginçlikleri. Hormonlar nelere kadir. Yalnız kardeşim sen gidiyorsun da onlar seni nasıl bekleyecek ona dikkat etmeli. Bilirsin trans bireylerin falan o bilek kuvvetini ve öfkelerini. Çirkinlikleri göre göre herkese her şeye tepkili varlıklar haline geliyorlar. Bu da onları tehlikeli yapıyor. Yaklaşmaya benim götüm yemiyor insan incelemek hobim olduğu halde. Hele ki bekleyin geliyom hüeeeeyyyy diye gitmesi var. İyi cesaret. Aman diyim.

      Sil
  4. TÜrk translarıyla karıştırma bu thai ladyboyları çok çok çok farklı bildiğin kız gibi ufacık tefecik göze batmaz bir görüntüleri var erkek kısımlarının.Güç kuvvet desen japon kızları kadar.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Öyle olmaları hala bir yanlarının erkek olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Ladyboy sevmenin seni eşcinsel yapmadığını düşünüyorsan da fena halde yanılıyorsun. Oğlancılık diyip o işi yumuşatmak gerçeği değiştirmiyor hani. Her neyse muhtemelen ciddi değilsin zaten. Takıl kendince.

      Sil
  5. Başkasını anormal bulmak bizi daha normal hissettiriyor galiba. Kalabalıkta kaybolmanın dayanılmaz hafifliği. :-)

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Öyle de denebilir sanırım. Güzel söyledin.

      Sil
  6. Lord, kitabı okudum. Şu anda bir yazı yazıyorum hatta. Ama ismini bir türlü anlamlandıramadım; Kurtlara Söyle Eve Döndüm ne alaka acaba?

    YanıtlayınSil
  7. http://aydinlikyuz.blogspot.com.tr/2015/06/kurtlara-soyle-eve-dondum.html ben de bunları yazdım bu kitap hakkında.

    teşekkürler tavsiye için.

    YanıtlayınSil