14 Şubat 2016 Pazar

1Q84 - Haruki Murakami & Kralkatili Güncesi - Patrick Rothfuss / Kadınlar ve Bir Tutam Aşk

1Q84 Murakami'nin baş yapıtı olarak bilinmeyi sonuna kadar hak eden çok farklı bir kitap. Üç kitaplık bir seri olarak satıldığı gibi tek kitaplık bir cilt halinde de satılıyor. Ben ciltli halinden okumuştum. Zaten kitaplar bir sayfa çevirir gibi birbirini izlediği için bir arada okumak en doğrusu ama kalınlığı ile göz korkutabilir. Kitap aslında bir çok şeyden bahsediyor. Ucundan Japonya'yı tanıtıyor, 1984'te Orwell'ın karanlık bir gelecekle işaret ettiği ilk bakışta o kadar da farklı olmayan bir dünyayı bize anlatıyor. İki farklı karakterimiz var. Karakterlerimizden biri bir kadın ve diğeri erkek ve yazar başta hiç acele etmeden bu iki cinsi anlamamızı sağlamaya çalışmış. Ben bu yazıda özellikle Aomame'ye deneyeceğim. Tengo ile ilgili sadece şunu bilmek yeter sanırım. Hayatına üç kadın giriyor. Biri yüzünü bile hatırlamayacağı bir yaşta ölen ve babası olmayan bir adamın memesini emdiğini hatırladığı annesi, diğeri ilişkileri sadece ve sadece tek bir kez el ele tutuşmaktan ibaret olan ilk ve tek aşkı, sonuncusu ise kitabını edebileştirmek ve mükemmelleştirmek için yakınlaştığı disleksi hastası bir kız.





Diğer ana karakter Aomame ise bir kadın suikastçi. Oldukça zengin bir madam tarafından desteklenen ve finanse edilen karakterimizin hedefiyse kadına şiddet gösteren, istismar eden erkekler. Bu noktada belirtmeliyim ki Japonya hep parlak yönleriyle biliniyor olsa da karanlık tarafları da çok derin. Bir kere tecavüz olayları, özellikle liseli kızlara karşı oldukça yaygın. Hatta lise kıyafetleriyle eskortluk yapanlar görülebilir. Kadınların durumu çoğu yerinde ülkemizden çok da farklı durumda değildir. Animelerde neden en haşin kız karakterlerin bile çoğu zaman bir erkeğin gölgesine ve onun korumasına bırakıldığını, hep saf sempatik karakterlerin niye öne çıkarıldığını düşündünüz mü? Çünkü aralarında farklı görüşlüler olmakla beraber onlar da pasif bir kadın istiyorlar. Youtubeda bunlarla ilgili çekilmiş bir çok video bulabilirsiniz. Onların medeni olarak kalmasının tek sebebi bu işleri mükemmel bir gizlilik içinde yapıyor olmaları. Evet yaptığı bina düzgün olmadı ve yıkıldı diye, ya da yolsuzluğu ortaya çıkartıldı diye intihar eden bir ırk ama bunu sadece sobelendiklerinde yapıyorlar. Yakalanmadıkları sürece her şey onlara mübah. Erkek egemen dünyanın en büyük sorunu bu. Bir yıl önce Özgecan için insanlar yürüdü ve başkaları olmasın diye tezahuratlar edildi. Ölüm yıl dönümü yine haberlerde bir köşeye yer etti. Ancak o günden bugüne bir çok kadın öldürülmeye devam etti. Tüm o çabalar hiçbir şeyi değiştirmedi. Duyduklarımız sadece çoğunlukla alt tabakanın ahlaksızlıkları. Gizli köşelerde bir çok kadın acı çekiyor ama çığlıkları duyulmuyor. İşte Aomame yakalanmadan sapıklığını sürdüren bu insan müsvettelerinin peşine düşüyor. Kılıktan kılığa bürünerek onlara yaklaşıyor ve özel geliştirdiği bir yöntemle öldürüyor. Kadın cinayetlerine, tecavüzlere dikkat çekildiği gibi Tengo'nun aksine her iki cinsle de cinselliği tatmış olan Aomame üzerinden kadınların doğasını da tanıyoruz. Şu cümleler sanırım kitapta anlatılmak isteneni iyi bir şekilde özetliyor:

İlk adetini görmemiş bir kız çocuğuna tecavüz etmekten keyif alan erkekler. Sağlam yapılı gay korumalar. Kan naklini reddederek kendi isteğiyle ölüme giden inanmış insanlar. Hamileliğin altıncı ayında uyku ilacı içerek intihar eden kadınlar. Sorun çıkaran erkekleri, boyunlarına sivri iğne saplayarak öldüren kadınlar. Kadınlardan nefret eden erkekler. Erkeklerden nefret eden kadınlar. Böyle insanların dünyada var olması genlere ne gibi fayda sağlıyor acaba? Genleri böylesi dolambaçlı öyküleri, çok renkli eğlenceler gibi mi görüyor, yoksa herhangi bir amaç doğrultusunda mı kullanıyor?

Kadınları tanıma fırsatı yakalamak için önerebileceğim bir diğer seri olan Kralkatili Güncesi gözümde erkeklerden çok yine karakterimiz Kvothe'nin hayatına giren kadınlarla akıllarda kalan bir kitap. Zira bir çok fantastik edebiyat ürünü gibi büyülü bir ortaçağ dünyasında geçen hikaye o dönemin kadınlarının ne şartlar altında yaşadığını çok iyi anlatıyor. Bunlardan en önemlisi ilk kitap Rüzgarın Adı'nda önce 'O kadın' diye geçen sonra adının Denna olduğunu öğrendiğimiz karakterimizin kabul etmese de aşkı olan kadın. Denna hayatta kalabilmek için tek bir şeye sahip, güzelliğine. Bunu zamanla kullanmayı öğrenmiş bir karakter. Ona para verecek, bir gün daha biraz rahat görmesini sağlayacak erkeklere kendini açıyor. Tatlı bir kavalye, yerine göre yatak arkadaşı oluyor. İkinci kitapta ağabeyi tarafından tecavüze uğramış ve fahişeliğe yönelmiş bir kıza anlattıkları buna nasıl bir zorunlulukla yöneldiğini anlatıyor. Kvothe onun için tutunacak bir dal farklı bir erkek oluyor. Karakterimizse Denna'ya olan ilgisini şöyle anlatıyor.

Biz insanlar bir şeyi sevdik mi severiz. Mantığın burada yeri yoktur. Hatta mantıksız sevgi pek çok açıdan gerçek sevgidir.Sevmek için sebep oldu mu herkes sevebilir. Böyle bir şey cebinize bir peni koymanız kadar doğaldır. Ama bir sebep olmadan sevmek... Kusurları bilip onları da sevmek. İşte bu nadir saf ve mükemmel bir şeydir.

Bir diğer karakter adına daha sonra Sessizliğin Müziği adında kısa bir kitap da çıkarılan Auri. Yeraltındaki tünellerde yaşayan kendi yalnızlığını hayalleriyle doldurmuş bambaşka bir karakter bu. Nasıl bir olay onu oraya mahkum etmiş bilmiyoruz ama fazlasıyla ürkek ve insanlardan uzak bir kızımız bu. Kvothe onunla üniversitenin içine giden gizli geçitleri araştırırken karşılaşıyor sonra aralarında başlattıkları bir takas oyunu ile ona bir şeyler getirip yardımcı olmaya başlıyor. Ama bu görüşmeler Auri için çok büyük anlama sahip zira güvenebildiği dokunabildiği tek insan o. Sessizliğin Müziği Kvothe'ye bağlılığını mükemmel bir şekilde anlatıyor.

İkinci kitapta karakterimiz okuldan bir ayrılık yaşayıp rüzgarı yakalamaya gidiyor. Yani pişmesini olgunlaşmasını sağlayacak bir yolculuğa çıkıyor. Yolculuk boyunca pek çok farklı insanla tanışıyor. Haritayı baştan başa katediyor ilk savaş deneyimini yaşıyor hatta kılıç bile öğreniyor. Ama hepsinden önemlisi kadınları ve cinselliği tanıyor. İlk olarak kitaptaki feylerin succubuslara çok benzeyen bir türü olan Felurianla tanışıyor. Cinselliği bu konuda ilah seviyedeki birinden öğreniyor, feylerin gerçek olduğunu kanlı canlı tecrübe ediyor. Daha sonra amazon kadınların erkeklerden çok daha iyi dövüştüğü, zaman çarkının aiellerine benzer kadın egemen bir topluluğa Ademlerin arasına gidiyor. Ademlere göre batının medeni görünen insanları gerçek barbarlar. Hayatlarını bir çok açıdan sınırlayan kadınlarını ezen ve inandıkları mistik yoldan uzaklaşmış kişiler. Ademler için çıplaklığın ya da ahlakın pek önemi yok ve rahatça cinselliklerini yaşıyorlar. Kadınlar güçlü ve değerli. Hatta erkeklerin doğumdaki katkısı bilinmiyor karakterimiz anlatmaya çalışsa da hiç kimse itibar etmiyor. Batıyı tanıyan karakterse oradakilerin kadını bir tarla gibi görmesini iğrenç buluyor. Bir nevi ilkel dönemin anaerkil toplumlarını resmetmişler. Cinsellik onların doğasında erkeğin öfkesinin -aslında bizzat Freud'un bahsettiği o ilkel yaşam enerjisini- kadına çekilmesi olarak anlatılıyor. Öfkesi alınan erkeğin yorgun düşüp uyuması ve kadının enerji dolması da böyle açıklanıyor. Aynı zamanda erkeğin karanlık tarafı da onda biriken ve zararlı ekşi bir hale dönüşen fazla öfkeye bağlanıyor. 

Erkek olmak herhalde zordur. Bir kadın dünyadaki yerini bilir. Biz hayat doluyuz. Kadın bir çiçek ve meyvedir. Çocuklarımızın bir parçası olarak ileri gideriz. Ama bir erkek... Siz meyvesiz bir dal gibisiniz. Öldüğünüz zaman arkanızda önemli bir şey bırakmayacağınızın farkındasınız. Bence bu yüzden öfke dolusunuz. Belki öfkeniz kadınlarınkinden çok değil. Belki içinizdeki öfkenin gidecek yeri yok o kadar. Belki o öfke arkasında iz bırakmak için çırpınıyor. Dünyaya vuruyor. Sizi düşünmeden hareket etmeye zorluyor. Didişmeye kudurmaya. Resim yapıyor, bina dikiyor, dövüşüyor ve gerçekten daha büyük hikayeler anlatıyorsunuz.

Freud'un kendisi bu kadar iyi anlatamamıştır sanırım. Belki kadınları bu kadar ezmemizin dışlamamızın ardında da bu kıskançlık var. Onlar bir şey üretebiliyorlar. Tamamen doğal olarak yeni bir varlık getiriyorlar. Bizim en yegane üretimimiz maalesef tuvaletlerde oluyor. Savaşlar yapıyoruz ama barışı getiremiyoruz. Bilim yapıyoruz ama bütün bu teknoloji dünyayı biraz olsun değiştirmek şöyle olsun özündeki karanlığı daha fazla dışarı yayıyor. Sanat belki tutunabilecek en iyi dal ama onda bile yarattığımız hiçbir şey bir insan kadar şaheser olamaz. Ve evet doğan her çocuk babadan çok anneye ait. Babalar babalığı öğrenmek hayatına yeni giren bir varlıkla tanışıp sevgi beslemek zorundalar. Anneler ise hayatı boyunca her adet döngüsüyle o ana hazırlanıyor. Daha karnındayken aralarındaki büyülü bağ oluşuyor ve içgüdüleriyle çocuğa bağlanıyor. Bir annesiyle yaşadığı bağ gibisini hayatı boyunca tekrar yaşayamaz. Bu yüzden onlar çok daha değerli ve önemli. Her iki kitap da bunu çok vurucu şekillerle anlatıyor.

Bir kadın olarak, bir sevgili olarak, bir anne olarak sevilmeyi herkesten fazla hak ediyorlar. Kadınlarımızın sevgililer günü kutlu olsun. Daha iyi bir dünya umuduyla...

9 yorum:

  1. İki çok farklı türdeki kitabı, aynı konuya müthiş bir şekilde bağlayıp çok doğru zamanda yayınlamayı başardığın için seni çok tebrik ediyorum. Not: Patrick Rothfuss, gerçekten de olayı Freud'dan bile güzel özetlemiş. Çok uzun zaman önce okuduğum için ne yazık ki unutmuşum ama Kralkatili Güncesi'ni hatırlattığın için de teşekkürler!

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Zaten yazılarımda genel olarak yapmaya çalıştığım o. Bakarsan diğer yazılarımda da bambaşka türlerdeki kitapları bir konu etrafında birleştirdiğimi görebilirsin. Kitapların görünenlerinden ziyade alt metinlerine yönelince o kadar da zor olmuyor.

      Teşekkürler yorumun için. Mutlu ettin beni.

      Sil
  2. Bu konular genelde hikâyenin sürükleyiciliğinde arka planda kalıp dikkat edilmiyorlar :)

    Kadınlar sevilmeyi ve saygı görmeyi hakkediyorlar. Mutlu kadınların mutlu erkekler dolayısıyla da mutlu bir toplum anlamına geldiği anlaşılsa bir herşey çok güzel olacak :)

    Şu kitabın üçüncüsü de çıksa artık ya :)

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Aslında hepsini okuyayım diye bekliyordum ben de. Ama artık dayanamadım öyle durup bana bakmalarına.

      Sil
  3. Ben de 1Q84 ü yıllar önce edinip kalınlığından okumaya korkanlardanım ve fakat çok merak ediyorum. Sanırım yeniden tek tek olan halini satın alacağım. :)

    YanıtlayınSil
  4. Bence önce tek tek çıkarmayarak büyük bir satış hatası yaptı DK. Anca yola geldiler. Zaman Çarkı bile önce iki parça sonra tek cilt olarak çıkardı.

    YanıtlayınSil
  5. 1Q84 güzeldi, ben de sevmiştim ama Murakami'nin baş yapıtı değil bence... çok daha iyileri var...

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Sadece Zemberek Kuşu ve bunu okudum. Ama Sahilde Kafka çok övülüyor bir ara onu da okuyacağım.

      Sil
    2. Ben hepsini okudum ve bana göre baş yapıt Zemberek Kuşudur, 2. sıra Sahilde Kafka, 3. sıra Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında diye devam ediyorum:) tabii hepimiz farklı tatlar alıyoruz :)

      Sil