13 Nisan 2015 Pazartesi

Nuhun Gemisi / Anadolu'yu Kılıfından Çıkarmak



"Bu Şehir kılıf içinde. Bu şehir kendisini öylesine gizlemiş ki tadına varabilmek, onu sevebilmek için emek istiyor, terlemek istiyor. Bu şehri kılıfından soyup mahremiyetine girmeli. Bu iş zor ya değer. Bunu yapabildin mi büyülendin demektir. 

 ... Korkmadan, önünüze gelen herhangi bir kapıyı çalmalısınız. Kapı hemen açılır. Kapıyı açan çoğu kara gözlü esmer bir kadındır. İlkin afallar. Yabancı olduğunuzu anlayınca içeri buyur eder. Diyarbakır artık kılıfından çıkmıştır. Diyarbakır bütün sıcaklığı, samimiyeti, güzelliği ile gözünüzün önündedir." 



Yaşar Kemal bu sözleri Anadolu'yu anlattığı Bu Diyar Baştanbaşa dizisinin ilk kitabı Nuhun Gemisi'nde söylemiş ama oradan dadaşlar diyarının adını çıkarın istediğiniz başka bir şehri koyun özellikle kitabın yazıldığı ellili yıllar düşünüldüğünde tüm Anadolu için uyardı bu söz. Batıda şehirlerin dışı güzeldir. Süslü katedraller, yollar, parlak ışıklar. Bizde o zaman bunlar ne arasın? Ha muhteşem manzaralar sunar size her bir şehir ama bu da yetmez insana. Anadolu'nun güzelliğini anlamak için onu kılıfından çıkarmalı insanlarını tanımalı. O yüzden bizde şehirler anılınca akla, manzarasından tarihinden önce insanı gelir. Fıkralarla tanıdığımız kafası farklı çalışan Karadeniz uşakları, Diyarbakırın dadaşı, Adana'nın öfkesi saman alevi gibi olan sevdi mi "gardaş" deyip bağrına basan o sert insanları, Ege'nin son dönemde bir çok diziye konu olan eğlenceli insanları, Tırakya'nın şen şakrak romanları gelir. Şehir bile o ilk birkaç nesli özlerinden fazla koparamamıştır. Büyük şehirlere giderken iyi belleyip bulurlar yine birbirlerini. Koca şehrin içinde kendi köylerini oluştururlar. Zorla, ite kaka da olsa aynı yaşamı yine orada kurarlar. Hiç olmadı yeşillik buldukları parklarda serilirler yerlere açarlar mendillerini piknik yaparlar. Batılı bir kafa anlamaz onları doğa onlar için seyirliktir. Ama Anadolu insanı için şehrin taştan duvarları arasında doğaya dönüştür bu anlar. Yere sofra kurdukları ağaçlarına yaslandıkları bu kısa anlar onları yine eski topraklarında hissettirir. Tabii şimdi eski nesiller göçtükçe yeniler de akıllı telefonlardan internete gire gire kendilerini kaybettikçe bu naif insanlar da bir bir siliniyor. O seri üretim insanlara dönüşüyor biraz daha. Ama hala kaybolmuş değil, kaybolmadan da tanımak lazım onları.

Ben Anadolu'yu fazla gezme şansı bulamadım ama insanlarını tanıdım, hikayelerini dinledim. Yetmedi kitaplardan okudum onları. Ama sağlam ve içten anlatan yazarlardan. Her biri yeni ufuklar açtı. Uzaktan duymak farklıymış bazı şeyleri birebir dinlemek farklı. Yaşar Kemal de kitabın odağını onlara çeviriyor, diyar diyar gezerken her bir şehrin kılıfını açmak için insanlarıyla konuşuyor. Dertleriyle dertleniyor sonra da o dertleri şehir şehir anlatıyor. Bir gezi kitabı gibi okumamalı bunları. Gezi kitaplarını bilirsiniz bir şehrin güzelliklerini alır büyütür büyütür balon edip yollar size, yerseniz. Ama yazar bunun ötesine geçiyor her bir durakta, hatta durakları bırakın yolculuk anlarında ayrı ayrı acılarını şehrin kara yüzünü de anlatıyor. İşsizliği anlatıyor mesela. Ellilerde Anadolu'ya derebeyi gibi ağalar hakim. Nasıl bugün Kütahya'da Güral'da çalışan herkes onların iyi olduğu iktidardaki partiyi seçmek durumundaysa, Demirkırat'ın oy kaynağı insanlar da ağalarının ceplerini dolduran iktidarı baş bilmiş durumda. Ama o baş onları görmüyor mudur yetişemiyor mudur, bitmek bilmeyen meselelerden sıra mı gelmiyordur bilinmez, köylünün işsiz kaldığını görüyoruz ilkin. Şehirlere göç daha yeni başlamış o zamanlar. Bilseler altın dedikleri toprakların onlara bir faydasının olmayacağını yine de giderlerdi belki de. İşsizlik problemi o gün ufaktı bugün çığ oldu büyüdü ama hala göç devam ediyor. Umut dünyası.

Van'a geliyor güzellikleriyle kedisiyle şehrin dışını tanıttıktan sonra bu sefer karşısına şeyhler çıkıyor. Hakkaniyetle din için çalışana lafım yok ama bu ülke sarık taksa biraz dinsel sözler etse sarılıp baş bellemeye o kadar meraklıdır ki bu insanları halkı din ile kandıran bir çok uyanık çıkmıştır. Başlarda bizim dinimiz "İlim Çin'de bile olsa gidin alın." diyen bir din iken bu adamlar çoğalınca sırf rahatları bozulmasın insanlar kendilerinden kopmasın diye halkın eğitilmesinin önünde durdular. Maskelerinin düşmesinden korktular. Tabii sadece onlar değil halk da şüpheyle yaklaşmaya hazırdı. Kültürler değiştikçe yaşlanırlar, sonra kocarlar, güçten düşerler sonunda yavaş yavaş silinir giderler. Tıpkı ideolojiler gibi. Bu yüzden her kültür değişime belli bir direnç gösterir. Bizde Osmanlı'da II. Mahmut fesi getirdiğinde fes giymeyi reddedenler sonra fesi yunanlardan batı kıyafeti diye aldığımızı unutup Atatürk şapka getirdiğinde şapkayı istemeyip fese sığınmışlardır mesela. Çocuksu bir davranış olsa da, hayatta kalma çabasının içgüdüsel bir sonucudur. Geldiğimiz noktayı düşünüyorum da dışa bu kadar açılmasaydık, değişmeseydik çok mu şey kaybederdik? Yeşillerimiz bize kalırdı, Anadolu'yu daha güzel yapan insanımız da.

Doğal afetlerin vurduğu şehirleri anlatıyor. Erzurum'u tam da soğuk zamanlarda deprem vurmuş. İnsanlar çadırlarda donuyorlar. Bazısı yılıp yıkık dökük de olsa damdır deyip evine giriyor orada ölüyor. Şanslı olan ileri gelenleri sağlam evlerinde rahat yine. Yazar onların arasında olmak istiyor ama o kadar soğuk ki yapamıyor bunu. Yakınlarda depremin vurduğu Van'ı düşündüm de düştükleri haller ne acı. Bizde sırf oradakiler Kürt diye 'oh olsun' diyenler çıkmıştı bir de. Kanlı bıçaklı düşmanın bile olsa böyle bir felakete uğrayan yine denmez ya böylesi, dedirtiyorlar işte. Dedirtenler utansın. Amasya'da sel anlatılıyor. Sel sadece evler için problem değil. Su afete dönüştüğünde öyle bir şeydir ki elindeki mahsulünü emeğini, önüne katıp götürür. Bir yeri sel vurdu mu oradan gelen ne varsa azalacak demektir. Tarımla geçinen köylüler aç kalacak demektir. Hele ki o dönemin insanları ne yapması gerektiğini daha az biliyor olunca daha da zor oluyor.

Bunlarla kalmayıp kaçakçıların arasına bile katılıyor. Onlara öyle farklı bir bakışla bakıyor. Diken üstünde yaşamları, çektikleri onların içinden onların gözünden anlatılıyor. Önceki yazılarımda da söyledim insanlar içlerine girmeden bir şeyi suçlamakta fazla acelecidirler. Kendi yüce değer yargılarıyla kalemini kırarlar rahatça. Ama en lanet insanın bile hikayesini dinlemek lazımdır. Bu onları aklamaz belki ama sana da bulaştırır o karayı. Kendindeki karayı görmek iyidir, ancak o zaman insan olgunluk denen seviyeye ulaşır. Neyse efenim serinin ilk kitabı tüm bunları anlattıktan sonra Nuhun gemisinin oturduğu Ağrı dağına çıkılması ve tüm bu manzaraya tepeden bakılmasıyla son buluyor. Bir de Saik Faikle bir sohbet var sonunda. Devamını da okuyacağım fırsat buldukça. 

Kitabı okumak yetmez, sonra da bir yaz bir Anadolu'yu turlamalı. Ama öyle tarihi yerlerine anlamadan bakarak değil kılıfından çıkararak tanımalı. İnsanlarıyla konuşmalı. Henüz kaybolmadan, yitip gitmeden hatıralarını öğrenmeli. Dertleriyle dertlenip, sevinçlerini yaşamalı. Ancak o zaman vatanın anlamını kavrayabiliriz. Belki o zaman yardım eli uzatanları daha iyi görürüz.

8 yorum:

  1. Kitabı çok güzel yorumlamışsınız , Kaleminize ve düşüncenize sağlık

    YanıtlayınSil
  2. Yaşar Kemal'i iyi ve başarılı bir edebiyatçı kabul ediyorum. Özellikle ilk romanlarında yeni çıktığı küçük Anadolu şehirlerini başarıyla yansıtıyor. Öğrencilik yıllarımda İnce Memed'in ilk iki cildini soluksuz okuduğumu hatırlıyorum. (Diğer ciltlerini çok sonra yayınladı) Ancak iyi yazar ve edebiyatçılarda (kendi kriterimdir) edebi başarısı ile yaşamının aynı ölçüde birbirine paralel ve hatasız olmasını arıyorum. Yanlış, doğru. Tersini düşünenlere de saygım sonsuz.
    Bu açıdan Yaşar Kemal'in özellikle son dönemlerindeki mikro milliyetçi tavırlarını ne yazık ki benimseyemedim. Ayrıca -o tarihlerde henüz O. Pamuk nobel almamıştı- israrla nobel adayı gösterilmesini de açıkçası çok yadırgamıştım. Çünkü ona gelinceye kadar aday olması çok daha haklı nedenleri olabilecek çok sayıda edebiyatçımız dururken israrla sürekli öne sürülmesinin arkasını aramaya çalışmıştım kendimce. Sonradan Pamuk'un armağanlanmasını görünce sebebini anladım ve biraz daha soğudum.
    Ama sonuçta Türk edebiyatının bir devi olması açısından okunması ve tanıtılmasını önemsiyorum.
    Sevgi ve Saygılarımla.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Orhan Pamuk'un öne çıkarılış şekli yazardan halen uzak durmamın sebebi aslında. Katılıyorum söylediklerinize. Yaşar Kemal'in ne kadar eserlerinde bu görüşünü yansıttığını bilmiyorum ancak. Genelde ilk kitaplarından okumuştum.

      Değerli yorumunuz için teşekkür ederim.

      Sil
  3. Yazınızın başında Anadolu insanının giderek "seri üretim" insanlara dönüştüğünden söz ediyorsunuz. Haklısınız, giderek içtenliklerini , doğallıklarını kaybediyorlar. Paylaşımcı olmaktan vazgeçiyorlar. Gelenek görenekler zayıfladı. Gene de büyük şehirlerden çok daha güzel uygulamalar var: Bir cenaze evine en az 3 gün yemekler taşınır. Bayramlarda evden uzaklaşıp tatile gitmek değil, komşu ziyaretleri makbuldür.
    Ancak ne yazık günümüzde ekonomik sıkıntılar insanları farklı yönlere itmektedir. Politik amaçlarla çıkar ilişkileri ön plana çıkınca davranışlar da değişmektedir...

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Ekonomik sıkıntılar, çıkar ilişkileri mecburiyet... Haklısınız pek çok sebep var bozulmaya çözülmeye götüren. Elimizde bozulmamış kalan kısmın da bir iki nesil sonra artık eriyip gitmesidir korkum aslında.

      Sil
  4. Anadolu insanının metropol şehirlerindeki insanlara nazaran daha masum olduğunu düşünüyorum,
    anadolunun kültürel ve tarihi zenginliklerini de unutmamak gerek..

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Kesinlikle. Metrepoller soğuk geliyor hep bana. Süslü AVMlere hac gezileri düzenlemekten başka yapılacak pek bir şey bulamıyorsunuz. Anadolu'nun zenginlikleriyse çeşitli şekillerde gün geçtikçe yok oluyor ya da kenara atılıyor. Masum insanları da bozuluyor.

      Sil