19 Mart 2015 Perşembe

Mülksüzler / İki Kutuplu Dünya ve 68 Bunalımı

Tarih kitapları Birinci Dünya Savaşı'nın 1914-1918 İkinci Dünya Savaşı'nın 1939-1945 yılları arasında yapıldığını söyler. Ama aslında buna bir süre durup dinlendikten sonra yeniden devam eden 30 yıl savaşları olarak bakmak daha doğrudur. Dökülen kanlar bir yana bu savaşlar elbette dünyayı kimin yöneteceğinin belirlendiği bir güç mücadelesidir. Ringin bir tarafında Almanya vardır. Diğer tarafında ise bir çok oyuncu vardır ama bunlardan en göze çarpanı her iki savaşa da damgasını vuran Amerika'dır. Aynı yıllarda serpilen ve yavaş yavaş büyüyen bir güç daha vardır. Sovyetler Birliği. İki dünya savaşı bittiğinde ve Hitler düştüğünde Amerika ve Sovyetler bunu el ele başarmışlardır. Bir araya gelirler ve Sovyetlerin çöküşüne kadar süren sınırlarını belirlemek için bir anlaşma yaparlar: Yalta Anlaşması. Anlaşmanın gizli maddeleri şunlardır:

1-) Dünya fiilen Amerikan Bölgesi ve Sovyet bölgesi şeklinde bölünecek. Ayrım çizgisi de İkinci Dünya Savaşı bittiğinde her ülkenin sahip olduğu sınırlar olacak.

2-) Sovyet bölgesi eğer isterse kendi üretim mekanizmasını kuvvetlendirene kadar Amerikan bölgeleriyle ticari alışverişini asgariye indirebilecek ama bunun karşılığında Amerika'dan bir yardım beklemeyecek.

3-) Her iki taraf da ateşli düşmanca bir retoriğe başvurmakta serbesttir.




Kore Savaşı gibi birkaç olay olsa da her zaman başlangıçtaki sınırları mümkün olduğunca koruyarak maddelere sadık kaldılar çünkü anlaşma her iki taraf için de yararlıydı. Özellikle de son maddesiyle. İyi bir hegemon bilir ki kendi tarafını güçlü ve dinamik tutmak için düşmanlara ihtiyacın vardır. Eğer bir düşman olmazsa insanlar sorgulamaya başlarlar. Sistemin ne kadar iyi olduğunu, her şeyi bilip bilmediklerini, gerçeği sorgularlar. Mükemmeli ararlar hep ama hep daha iyisini. İnsanların daha iyi arzusuna karşı onlara verecek kaynak hiç bir yerde yoktur. Oysa bir düşman olduğunda o kendi sözde cennetinin karşıtı, cehennemin olur. O zaman insanlara şöyle diyebilirsin "Beğenmiyorsan çek git! Onlara git bakalım mutlu olabilecek misin?" O diğer ötekinin dünyası hakkında öyle şeyler anlatırlar ki buna cesaret edemezsin. Sorgulamayı bırakırsın boyun eğmeye başlarsın. Korkarsın oradan, öyle korkarsın ki annesine sığınan bir bebeğin bağımlılığını yaşarsın. Devlet yani seni yöneten sistem annendir senin. O ne derse doğru kabul edersin. Seni her türlü gözetim ekipmanlarıyla donatıp izlese Orwell'in 1984'ünde olduğu gibi Big Brother'ın bunu seni hakimiyetine almak için düşündüğü aklına gelmez. Güvenliğini sağladığı için devlete anneciğine şükran duyarsın. Aynı devlet kendi çıkarı için bir savaş başlatmak istediğinde düşünmeden kabul edersin. O zaman da anneni koruyan kahraman bir evlat olarak anlatılırsın. Bu bütün devletlerin bilinçli ya da bilinçsiz olarak yaptığı bir şeydir. Devleti bırakın dinler bile bir diğerine karşı bunu uygulamıştır çağlar boyu. İki büyük devletin bu dünya düzenini bilinçli olarak oluşturduğuna dair söylediklerime inanmayabilirsiniz. Ancak böyle olmasa bile bilinçsizce aynı şeyi yine yaptıklarını duruma uyum sağlayarak bu şartları sessiz bir anlaşmayla yerine getirdiklerini söyleyebilirim. Böylece dünya üçe ayrıldı. Kapitalist blok, Sovyet Bloğu ve ikisinin arasında kalan sömürge bölgeleri yani üçüncü dünya ülkeleri. Ayrımın en net ve keskin olduğu yerse Berlin Duvarı idi. Berlin Duvarı iki kutuplu dünyanın sembolü, iki dünyanın da bir diğerinden habersiz ve yalıtılmış olmasını sağlayan şeydi. Başarılı oldu mu? Bir yere kadar kesinlikle.

Fikrin çöküşünü iki şey getirdi. Birincisi ideolojik çöküştü. 1968'de Fransa'da De Gaulle yönetimine karşı yakın dönemdeki Gezi olaylarına çok benzettiğim bir ayaklanma yapıldı. Ayaklanmanın baş rolünde devrin genç nesli öğrenciler vardı. Olayların gidişatı da fazlasıyla yakın dönemin bir benzeri oldu. İyi başlayan güzel ilerleyen ama hiçbir şeye yol açmayan bir devrim. Bu Avrupa için gerçekten hüsrandı. Devrimin başındaki Althusser bunalıma girdi ve eşini öldürdükten sonra tımarhaneye yattı. İnsanlar Sovyet idealini sorgulamaya başladılar. 1984'ün yazarı George Orwell ve Mülksüzler'in yazarı Ursula Leguin gibileri bu meseleye eserleriyle dikkat çektiler. İkincisi ise bizatihi Rusya'nın çöküşüydü. Rusya kan kaybetmeye Afganistan'daki emellerinin başarısızlığıyla başladı. Elinde bu kaybını düzeltecek bir kapitalist kaynakları da olmayınca sarsılmaya başladı. Mafya sistemi gibi birçok başka olgu da buna dahil ama onlara girmeyeceğim. Sistem çöktüğünde Amerika memnun değil şaşkın ve korkuyordu. Tam da yukarıda yazdığım sebeplerden dolayı bir süre ne yapacağını bilemedi sonrasındaysa bu sefer bugüne dek izleri süren terör örgütlerini doğurdu. Çünkü şeytansız bir dünya hayal edilemez. Bir de anarşizm vardı. Devlete tümüyle karşı olan anarşizm üçüncü dünya ülkelerinde yayılan bir ideolojiydi ve ABD'yi en çok korkutan bu kontrolsüz gruplardı. Küba bunun en iyi örneği. Talih eseri tam da bugün Ne Mutlu Türküm Diyene!'nin paylaştığı bu yazıya bir göz atın.

"Mülksüzler" içinde yaşadığı dönemin bu ögelerini birleştirip bir bilim-kurgu evreninde mükemmel bir sistem eleştirisi yapmış. Kitap 1974'te 1969'da Ay'a ayak basılmasından 3 yıl sonra yazılmış. Tabii ki o dönemde ayda hayat olup olmadığı henüz bilinmiyor ve burasının yeni bir göç alanı olabileceği konuşuluyordu. Kitapta Odo adlı "Hapishane Notları" göndermesi ve fikirleri sebebiyle Gramsci'ye fazlasıyla benzettiğim bir düşünüre inanan anarşist bir grubun sonunda devletçi Sovyetler'i (kitapta geçtiği şekliyle Thu) ve kapitalist Amerika'lıları (kitapta geçtiği şekliyle A-İo) bırakıp Ay'ın çöllerine göçmüşler. Kitapta Dünya Urras olarak isimlendirilmiş ki USA ve SSCBnin harfleriyle Almanca'da ilk kaynak başlangıç anlamına gelen -ur takısının birleşiminden oluşuyor. Göç edilen çöller diyarı ay ise Anarres olarak isimlendiriliyor ki bu da hem anarşiye bir gönderme hem de kitabın da ismini oluşturan mülksüz demek. Annarres'te para yok, devlet yok, yasa yok, herkes eşit. Onları bağlayan tek şey bilgisayarlarla yönetilen bir bürokratik sistem ve kendi vicdanları. Bir kişi isterse hiç çalışmamayı seçebiliyor elbette ama hemen toplumsal bir baskı bir afaroz haliyle karşılaşıyor. Çünkü zaten çölde hayatta kalmaya çalışılıyorken birinin yan gelip yatması herkesin tepkisini alıyor. Zaten çoğu zaman buna da gerek kalmıyor vicdan denen şey onları kontrol ediyor. Anarres onların olası en iyiyi veren cennetleri, Urras ise korkutulan cehennem. Yine yukarıda da bahsettiğim olay geçerli anlayacağınız. Bürokrasinin başındaki ÜDE de insanlara kendisine uymama iznini görünüşte veriyor ama bunu zaten yapamayacaklarını çok iyi bilecek şekilde kıskaç altına almış durumda. İnsanlar Urras cehennneminden korkuyorlar sistemi işleten de bu zaten ama tıpkı 68 sonrasında olduğu gibi kitabın hikayesinin geçtiği dönemde bazı kişiler de var ki hem kendi toplumlarının gerçekten ideal olup olmadığını hem de Urras'ın gerçekten cehennem mi yoksa cennet mi olduğunu sorgulamaya başlıyorlar. Urras kendilerinin sahip olamadığı bir çok şeye sahip kuşkusuz. Daha fazla kaynak olması bile başlı başına büyük bir şey bir kere. Sonra dünyanın uzaydan çekimlerine bakın ve ne kadar güzel göründüğünü bir düşünün. Bir de bilinmeyenin gizemi var işte. Ama içine baktığımızda kapitalizmin iki yüzlü dünyasını görüyoruz işte. Aynı acılar aynı savaşlar aynı dünya. Aslında Anarres'in tüm sıkıntılarından katı bürokrasisinden habersiz Urras'ta pek çok grup da var ki ölüp orada yeniden doğmayı arzulayacak kadar seviyor içindekilerin açıkça değilse gizliden bunalmaya başladığı Anarres'i.

"Eğer bir şeyi bütün olarak görebilirsen hep güzelmiş gibi görünür. Gezegenler, yaşamlar... Ama yakından bakıldığında bir dünya yalnızca toz ve kayadan oluşur. Günden güne yaşam daha da zorlaşır, yorulursun, ritmi kaçırırsın. Uzaklığı ararsın- ara vermeyi. Dünyanın ne kadar güzel olduğunu görmenin yolu onu ay gibi görmekten geçiyor. Yaşamın ne kadar güzel olduğunu görmenin yolu ölümün bakış açısından bakmaktan geçiyor."


Kitap bir duvarın betimlemesiyle başlıyor. Urras'tan gelen gemilerin iniş yaptığı alanı kaplayan bu duvar Berlin Duvarı'nın kitaptaki versiyonu diyebilirim. Baş karakterimiz her şeyi sorgulamaya başlamış bir akademisyen olan Shevek duvara karşı apaçık bir nefret duyan Alman halkının sözcülüğünü yapıyor bir nevi. Aynı zamanda 68 kuşağını saran bütün o bunalımını Shevek üzerinden bize anlatıyor yazar. Shevek Anarres'ten ayrılıp duvarın karşı tarafına geçmeye karar verdiği daha ilk anda kendi toplumunca dışlanıyor. Bir açıdan şanslı çünkü çok değerli bir kurama sahip bir bilimci o ve bilim tüm dünyalarda geçer akçe kuşkusuz. Urras'a kabul edilmesini sağlayan da bu zaten. Önce fazlasıyla rahat bir yaşamı olan kapitalistlerin dünyasıyla karşılaşıyor. Tüm o şaşalarıyla kapitalistler kendi cennetlerini göstermeye çalışıyorlar. Zaman geçtikçe madalyonun diğer yüzünü görüyor Anarres'e hayranlıkla bakan sendikacıları, haklarını korumaya çalışan ezilen alt sınıfı görüyor. Ama her durumda bir yabancı olarak kalıyor. Sık sık bocalıyor bunalıma giriyor ne yapacağını bilmiyor. Gerçekten de döneminin mükemmel bir yansıması olmuş oldukça başarılı bir karakter. Varolan her ideolojinin kitapta savunucusu olan bir karakter bulmak mümkün. Shevek'in onlarla girdiği tartışmalarda sizi de sorgulatarak onları tanıtıyor. An geliyor sizin de üzerinize bastığınız temeli silip atıveriyor. Sarsılıyorsunuz, tıpkı Shevek gibi bocalıyorsunuz. Zaten bunu başarıyorsa da onu kült bir eser olarak anmak gerekiyor artık. Aldığı Nebula, ki bizzat Amerikan muhafazakarlar tarafından verilmiştir ve Hugo ki bu da onu bilimkurgu klasikleri arasına sokar ödüllerini fazlasıyla hakediyor. Gözümde 1984 ile beraber türünün en iyileri arasında olan bu kitabı herkese şiddetle öneriyorum. Size çok şey katacak bir kitap.

13 yorum:

  1. Yazıma yaptığınız gönderme için teşekkürler. Dünya siyaset sahnesi bakımından yaptığınız çözümleme bir bakış açısından genel hatlarıyla doğru.
    Yorumladığınız kitap (okumadığım için kitabın içeriğini eleştirmiyorum) ve 1984 gibi kitaplar (her ikisi arasında benzerlikler bulunduğunu yazdığınızdan yorumladığınız kitabın 1984 formatında olduğunu anlıyorum) aslında ortaya yeni bir fikir koymaktan ziyade, mevcut siyasi şekillenmeye yöneltilen bireysel eleştirilen kapsamında. Elbette yazarının bakış açısına, dünya görüşüne göre de detaylanıyor. Bu nedenle fazla edebi olmadıklarını düşünüyorum. Bu kitapların faydaları ise, dünya siyaseti ve şekillenmeleri konusunda fazla kafa yormamış okuyucuları, benzerlikleri öne çıkararak düşünmeye zorlamak.
    Edebiyat mı? Bence değil. Ancak bu tür kitapların geniş bir okur kitlesi olduğunu kabul ediyorum. Belli açılardan zihinsel açılımlara faydası olduğuna da inanıyorum.
    Bu anlamda da (1984'de dahil) fiction (kurgu-bilim) kitaplardan addediyorum.
    Türünü sevenler okumalı sanırım.
    Saygılar.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Aynı 1984 gibi uzun açıklamalarla dolu bir kitap. Ama belli bir olay örgüsü var bu açıdan edebi bulmadığımı söyleyemem. Yazarın kişisel görüşlerini yansıtmakla birlikte bunlar temellendirilmemiş fikirler değil. Pekala sosyolojik bir teori olarak da görülebilir o kadar derinlemesine inebiliyor çünkü. Ayrıca bu formatın bir olay örgüsüyle bilgi verdiği için okuyucuyu sıkmadan bir şeyler öğretmede başarılı bir teknik olduğunu düşünüyorum. Bu açıdan kafa yormayanların dikkatini çekmesi konusundaki görüşlerinize katılıyorum.

      Yorumunuz için teşekkürler. Sevgiler...

      Sil
  2. O kadar çok duydum ki bu kitabı.. Okuma listemde ve dilerim en kısa zamanda okurum.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Ben de çok duymuştum. Okuyunca anladım ki ününü hak ediyor.

      Sil
  3. bence tür tam olarak bilim-kurgu ise okuduklarımın içinde en iyisiydi, ütopya olarak görmüştüm sanırım ilk okuduğumda , sonradan distopyadır bu diyenlerde oldu lakin okuduklarım içinde en beğendiğim oldu...

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Ütopya ve distopyalar da bilimkurgu kapsamına girerler genel olarak. Tabii daha mistik olanları büyü falan içerenleri de fantastik olur. Kitapta bir evren yaratılmış mıydı, kuralları ve coğrafyasıyla evet. Benim için bilimkurgu sayılır o. Neyse kavramlara takılmayalım kitap gerçekten iyi.

      Sil
    2. Bence ve birçok insana göre kitap ne ütopya ne de distopyadır. Ütopyalar ideal mükemmelliği distopyalar da bunun zıttını anlatır oysa kitap bir yönetimi anlatırken eksik yanlarını da güzel yanlarını da ortaya koyuyor. Bu anlamda 1984 ile hiç alakası yok diyebilirim. 1984 tam bir distopik başyapıt. Bilim kurgu olduğuna bende katılıyorum.

      Sil
    3. aslında türü çok önemli değil benim için , hangi sınıfa dahil edilirse edilsin , kitap başlığı altından okuduğum pek çok kitaba bunu okuyun diyemediğim halde , bu kitap için kesinlikle okuyun demişliğim vardır . Benim gözümde diğer kitaplardan açık ara önde gelir , oldukça etkilenmiştim hikayeden. :D

      Sil
    4. Katılıyorum kesinlikle. Hani Fikrethoca'nın dediği gibi hepsini iyisiyle kötüsüyle eleştirmesi falan müthiş zekice hazırlanmış bir kitaptı.

      Sil
  4. Merhaba Lord, ne kadar titiz ve iyi bir yazı olmuş, kalemine sağlık. Kitapları yarım bırakmaktan nefret ettiğim halde Mülksüzler'i bıraktım. Senin kitap üzerine yorumlarını okuyunca bir kez daha düşündüm, neden okuyamadım diye. Kesinlikle söylediklerine katılıyorum, evet en iyi bilim kurgu örneklerinden, evet iyi bir sistem analizi yapmış, evet zekice vs. ama benim okuduğum kitapta en az bir kişiye sempati duymam ya da ne bileyim hayranlık falan duymam, ya da belki nefret etmem gerekli sanırım. Yani etkileşime ihtiyaç duyuyorum, ki bu kitapta karakterlerin hiçbiri dikkatimi çekmedi. İyi bir bilim kurgu okuyucusu değilim galiba. Bölümde okuduğumuz birkaç kitap ve izlediğim bir iki film dışında çok bir deneyimim de yok. Belki başka kitaplarda anlaşırız, ne dersin :)

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Bilmem iki toplumda da dışlanmışlığı benim de sorguladığım şeyleri sorgulaması bakımından ana karakteri sevmiştim ben. Gitgelleri bocalamaları falan kitapta beni çeken şey oldu. Aşık olmasını da anlatıyor karakterin sonra dünyada kendini bir an şehvete kaptırıp hemen ardından pişman olup çöküşü. Bence kitaba bir şans daha vermelisin.

      Yakında Ender Serisi'ni anlatacağım o da iyidir. Anlattığım diğer kitaplara da bir bak. Belki seveceğin şeyler bulursun, onlarda anlaşırız. Ayrıca izlemediysen "Black Mirror" da izle dizi ama her bölümü farklı bir konu üzerine. Çok ilginç tespitler var orada da.

      Sil
  5. Okuduğum en güzel incelemelerden olmuş. Hani neredeyse okudugumu pekiştirdi. Teşekkürler. Bilgisayara geçince yazimin altına, adam gibi inceleme okumak istiyorsanız buyrun diye linki vereyim.;-)

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkürler. Beğenmen beni çok mutlu etti.

      Sil