26 Mart 2015 Perşembe

Düşüş - Mahkumlarla Deney - Yüzüklerin Efendisi - Sineklerin Tanrısı / Kötülük ve Güç Üzerine

"Kötülük hem ağırbaşlı hem de sefahat düşkünüdür.Ruhen ulvidir ama yıkıcı bir siniklikten mustariptir. Kişinin kendini megalomani derecesinde beğenmesini de içerir, kendine patolojik bir horgörüyle bakmasını da.

Terry Eagleton - Kötülük Üzerine Bir Deneme


Kötülük ağırbaşlıdır, bu onu boyun eğen yapar. Sessiz kalır sesinin gücüne inanmaz, diğerlerinin hükmedenlerinin gücünü gözünde putlaştırır. Arada ufak homurdanmalar çıkarır söylenir orada burada dem vurur, kendinden toplumdan bozuluştan ama kendi kapısının önünü silmeye bile çalışmamıştır. Oysa dünyadaki kötülüğü temizlemek için insan önce kendi şeytanıyla yüzleşmelidir. Kendi hatalarını görebilmelidir ve bunları neden yaptığını anlamalıdır. Nihayetinde kendini değiştirmelidir. Albert Camus'un bir avukatın dilinden dönemine ve dünyaya dair görüşlerini anlattığı Düşüş'deki karakter şunları söyler.

"Başkalarını mahkum edip hemen arkasından kendini yargılamamak mümkün olmadığına göre, başkalarını yargılama hakkına sahip olabilmesi için insanın kendisine yüklenmesi gerekir. Her yargıç sonunda kefaret çektiğine göre ters yönde yol almak ve sonunda yargıç olabilmek için kefaretçi olmak gerekir."




İşte bu yüzden önlenilemez kötülük ve işte bu yüzden sessiz ve ağırbaşlı kalır insanlar. Kötülüğe karşı olduklarını iddia ettiği zamanlar bile onun bizzat içindedirler. Katiller, sapıklar, yolsuzluk yapan yöneticiler, namussuz kadınlar, artlarındaki sebeplere bakılmaksızın taşlanır. En çok sesi çıkaranlar zamanı gelince aynı yanlışı yapmaktan geri durmayan insanlardır. Kendilerini temizlemek için başkalarının günahlarından faydalanırlar. Onları kurban edip rahatlar ve yollarına sanki hiçbir şey olmamış gibi devam ederler. Gün gelip devran dönüp kendileri aynı yanlışa düştüklerinde ise töreden, dinden aslını bile çarpıtarak bir şeyler alır kendilerini temizleyecek sebepleri yaratırlar. Kendi gibilerden oluşan çevreler de bunu kabul eder ve bu böyle gider. Kötülük sefahat düşkünüdür. Dünyanın iyiliği için kendi rahatını bozmak istemezler. Korunaklı sitelerinde ya da görece daha iyi orta kesim semtlerinde oturur metropollerin karanlık sokaklarında olup bitenlere kulaklarını kapatırlar. Yabancı ülkelere gidenler oralardan büyülenerek gelir çünkü hiçbir tur şirketi o şehirlerin arka sokaklarını, gettolarını yoksulluk yuvalarını göstermez. İnsanlar da görmek istemezler zaten. Ama bazen haberleri gelir, Ortadoğu'da sürüp giden savaşların -ki bugün de İran ve Arap devletleri arasındaki gerginliği dinliyordum radyodan tam bu haberlere yenilerinin eklenmesi yakındır- ya da bir caninin insanlık dışı cinayetleri -yakın dönemin Özgecan'ı gibi- biri haber yapılır. İnsanlık dramı var burada sesimizi yükseltelim diyerekten söylemler geliştirilir.Yine kötüler kurban edilir ama pek az kişi hariç kimse düzelme için bir şey yapmaya yeltenmez. Kadına şiddet göstereni lanetleyebilir ama komşusu kavga edip şiddet gösterirken çıkıp durdurmayı düşünmez. İşini kaybetmemek için patronuna boyun eğer, hapse atılmamak için yöneticilere.

Hangimiz Tolstoy'un yaptığı gibi tüm varlığımızı sokaktaki düşkünlere pay edip kendimiz de onların arasına girecek cesarete sahibiz? Hangimiz kendimizi aklamak için değil ilkel bir insan gibi içimizde tuttuğumuz şiddeti boşaltmak için de değil gerçekten bir şeyleri değiştirebilmek için meydanlara dökülebiliyor? Bu çok zordur rahatları bozar, uyku kaçırır. Kötülük ruhen ulvidir. Yani insanların yüce gönüllülüğünde de gizlenir. Kendimi de dahil tutmak üzere pek çok insan dışarıdaki kötülüğü görür belki kendisiyle de yüzleşir ve gerçekten bir şeyler değiştirmek ister. Rahatı kaçar düşündükçe huzursuzlanır. Ama bu yetmez, cesaretten yoksundur bu sefer de. Yıkıcı bir siniklik... Sistem tek bir kişiyi öyle küçültür öyle ezer ki ona karşı olmak için biraz Don Kişot olmak gerekir. Ben ne yapabilirim ki diyen o kadar insanın susmasıdır kötülüğün hanedanlığının sürmesine bir sebep.Oysa ezilenler her zaman çok olandır. Bir kez sesleri çıkarsa çok şeyi değiştirebilirler ama hepsi seslerinin değersizliğine inandırılmıştır. Bu yüzdendir ki alt sınıf tarihin her döneminde orta sınıftan bir azınlık önderliğinde ancak seslerini çıkarmaya cesaret edilebilmiştir. Bu orta sınıfın tek amacı ise bir üste yükselmektir aslında. Reformdan en çok krallar faydalanmıştır, Fransız ihtilali'nde kralların düşürülmesinden burjuva sınıfı faydalanmıştır, burjuvalara karşı verilmiş savaşta komunistleşmiş ülkelerin çoğunda bürokrat zeki memurlar güce sahip olmuştur. Amerikan yerlilerini, İngiliz işgalcilere karşı kışkırtan bir başka beyazdır ve onların kanlarıyla kurulan ülkeyi de sonuncusu hariç hep beyazlar yönetmiştir. Oysa kimseye özgürlüğünü bir başkası veremez. Eğer biri kalkıp eşit ve kardeşlik içinde bir dünya kuracağım diyorsa ve insanları topluyorsa bil ki bundan bir çıkarı vardır. Marks proleterin kendi kendine ayaklanmasını beklerken bir açıdan fazlasıyla retorikti. Bu insanın doğasını değiştirmesi gibi büyük bir şeyi gerektiriyordu ve başarabilmek en azından kitlelerin yapabileceği bir şey değildi. İnsanın kendini beğenmişliği ve kendini ezmesi ikilemi onun doğasında vardı. Fark sadece güce sahip olmaktaydı. Benim neslimde pek çok kişinin iyi bildiği Harry Potter serisinin Hitler'e fazlaca benzeyen karakteri Voldemort'un dediği gibi:

"İyi veya kötü yoktur. Sadece güç ve onu elde edemeyen zayıflar vardır."


Kötülükle defalarca okuduğum hemen her kitapta, izlediğim filmde, derslerimde yüzleştim ama iki tanesi var ki beni fazlasıyla etkiledi. Bunlardan ilki Stanford Üniversitesi'nde psikolog olan Philip Zimbardo liderliğindeki bir grup araştırmacı tarafından 1971'de yapılan Şeytan Etkisi Deneyi idi. Bu deneyi bir filmle tanıdım hem Alman hem de Amerikan versiyonu olan Mahkumlarla Deney filmi. Aslında filmi çoktan unutmuştum ama geçenlerde bir arkadaşım hatırlattı. Bu yazıyı yazmadan önce yeniden izleyip düşündüm. Deneyde yapılan özetle bir gruba otorite verip gardiyan, diğerini grubu ise mahkum yaparak bir hapishaneye bırakmaktı. Deneyin etik olarak sorgulanması bir yana ortaya çıkardığı sonuçlar çok çarpıcıydı. Kötüler sadece bütün o canavarlar değildi. Güce sahip olduktan sonra normal insanlar da kontrolden çıkıp kötüleşebiliyordu. Böyle bakınca tüm o iktidar savaşları anlam kazandı, açıklığa kavuştu. Tarihin başından beri ilk düşman Tanrı ya da tanrılardı. İlkel insan açısından bakarsak da doğa. Doğayı yenmenin yolu onu anlamaktan yani bilimden geçmektedir. Bu da bizi modernizme götürür. Modernizm kuşkusuz en büyük savaşını dine karşı vermiştir ve biz gibi geçiş sürecindekiler için konuşursak vermektedir. Elindeki silah bu sefer güçlüdür, doğanın büyüsünü Tanrı'yı ihtişamlı gösteren bütün o şeyleri yok eder. Tanrı bir sihirbazsa söz gelimi -öyle düşünmüyorum şahsen ama görüşlerini dile getiriyorum- onlar ipleri gösteren adamlardır. İpleri görünür kılıp keser atarlar ama ne pahasına? Dikkat edin sizi özgürleştireceklerini söyleyenler güç arayanlardır dedim ve Tanrı'nın gücünden daha büyüğü var mı? Şimdi bugünün dünyasına tüm o akılcı kapitalizme bir bakın. Yeni Tanrı paradır ve onu kontrol edenlerdir. Modernizm medeni olduğunu söyler, ahlak için Tanrı'nın kurallarına ihtiyaç duymadığını söyler ve bunun yerine kendisi yasalar koyar. Sonra da tıpkı Tanrı'nın yaptığı gibi kendini bu yasalardan ayırır ve yüceltir. Kuralların etrafından rahatça dolaşır. Onlar özgürdür. Bugün ne durumda çok bilmesem de Baba filminin anlattığı dönemdeki mafyalar gibi doğrudan ya da başkalarından çalıp altta olanı ezerek kazandıklarıyla dolaylı bir bir şekilde öldürebilir bile. Ama bunun için çoğu zaman suçlanmaz. Güç farklılıkları birleştirmez ve aynı düzeye getirmez güç ancak böler ve zıtlaştırır. Tanrı'ya gelince tek tanrılı dinlerde bile her insanın kendi tanrısı vardır aslında. İnsanın onu nasıl gördüğüne bağlı olarak değişir. Tanrı'nın gücünü elde etmenin tek yolu onu yok etmek değildir kuşkusuz. Bazen Hristiyan kilisesinin ya da bugünün bazı müslüman şeyhlerinin yaptığı gibi onun algısını değiştirmek yeterlidir. Tek olana inandığını söylersin ve sonra
onu tanımlamaya başlarsın. Müritlerinin eline bir tanrı verirsin inanacakları sense arkadan onun iplerini yöneltirsin. Arapları bırakıp ülkemize baksak bile liberal ekonomiyi getirenlerin kapitalist söylemle dini nasıl da birlikte verdiklerini çok rahat görebiliriz. Bu kişiler, sistem suçlu mu öyle. Ama mesele onu suçlamak değil yerlerinde olursak ne yapacağımız. İktidar iyi niyetle ele geçirilmiş bile olsa gücü bir kez elde ettikten sonra bunu iyilik için ne kadar kullanabiliriz? Yüzüklerin Efendisi'nde, Gandalf'ın yüzüğü istememesinin sebebi de budur. Yüzük mutlak iktidarı ve tanrıların yerine geçebilmenin gücünü sembolize eder. Böyle bir güç uzun süre iyilik için kullanılmayacak kadar sarhoş edicidir. Hiç kimse ona çok fazla karşı koyamaz. Seri boyunca pek çok kral ve pek çok savaş gösterilerek orta çağın atmosferi yansıtılır. Yüzüğün tarihine bakarsak iktidarın tarihi gibidir. Bazen bir anda karşına çıkar bazen aynı şekilde kaybolur gider. Bir çok kişiyi Gollum gibi delirtir dönüştürür. Kurbanlar verir, onu kontrol etmek isteyenleri kontrol eder. Karşı konulması çok zordur. Nitekim ancak Gollum'un ele geçirme hırsı yüzünden yok edilebilmiştir.

Kötülükle ilgili bir başka şoku ise bahar şenliği kapsamına alarak okuduğum ilk kitap Sineklerin Tanrısı'nda yaşadım. Ayrıntılı bir anlatım için şuraya bakın ama kısaca özetleyecek olursam şöyle. Kitap ironik bir şekilde ikinci dünya savaşı zamanında geçiyor. Bir grup çocuğun bir uçak kazası sonucu ıssız bir adaya düşmesiyle başlıyor kitap. Mucize eseri çocuklar hayatta kalıyor ancak pilot ölüyor. Böylece çocuklar yetişkinlerin olmadığı bir dünyaya bırakılmış oluyorlar. Yetişkinlerin olmadığı bir dünya, onlar dışarıda dünya savaşını yapmakla meşgul ve şans eseri oraya gelip görene kadar oradalar. Peter Pan gibi mutlu bir dünya beklemeyin çünkü kitap psikolojik bir analizle gerçekçi bir şekilde yazılmış. Olan şey bu değil. Çoğu roman gibi başta her şey iyi başlıyor ama adım adım en saf varlıklar olarak bilinen çocuklar dışarıda iktidar için birbirine girenlerden farksız bir güç savaşına tutuşuyorlar. William Golding başarılı bir şekilde çocukların gözünden ilkel insanın durumunu betimliyor aslında. Büyüklerin teknolojileri ve buluşları onların dünyalarında yok. Tarih onların dünyasında baştan başlıyor. İlk iş Hristiyan korosu pelerinlerini atıyor, kendilerine öğretilmiş büyüklerin tanrısını bırakıyorlar. Zaten onların yaşlarında o Tanrı'nın çok bir anlamı yok. Cuma namazına götürülüp oradan oraya koşturan çocuklar kadar bağlılar dine. Sonra totemler yaratıyorlar. İlki hemen kitabın başında çıkıyor. Bir deniz kabuğu. Kabuk bir boru gibi öttürülürse toplantı demektir. Onu tutan kişi söz söyleme hakkına sahiptir. Herkesin bir diğerini dinlemesi ve düzen için ortaya atılmış olan bu deniz kabuğu zaman geçtikçe dikkatle tutulan değer verilen bir toteme dönüşüyor. Deniz kabuğu iyi bir tanrı çocukların kalpleri kadar saf bir demokrasi sembolü. Kitabın anti-kahramanı Jack bile "Oynamıyorum artık." diyerek demokrasi oyununu bırakırken onu saygıyla yere koyuyor. Ta ki onun yerine kendi tanrısını yaratana kadar. Sineklerin Tanrısı üzerinde sinekler dolanan bir domuz kafası. Jack demokrasiyle elde edemediği iktidarı korku ve güçle kuruyor. Mülksüzler yazımda bahsettiğim iktidarlar gibi bir de şeytanı bile var. Başta sadece çıkardığı dumanla yetişkinlerin görüp kurtarmaları için yakılan ateşse iktidarların uğruna savaştığı şeye dönüşüyor. Ateşin varlık nedenini fikri bulan Ralph bile zaman zaman unutuyor, karıştırıyor. Ama asla önemli olduğunu unutmuyor. Uğruna savaşlar verilen tüm o şeyler gibi ateşe sahip olmak gücü elde tutmak oluyor. Tüm bunların ortasında çocuklarsa eğlence ve oyunla başladıkları ada hayatına git gide büyüklerin ilkel kopyasına dönüşerek devam ediyorlar. Buldukları şey Peter Pan'ın cenneti değil, benim hep hayalini kurduğum o cennet yerle bir oldu bu kitapta. Gerçek ise kitaptaki en saf çocuğun dilinden şöyle dile getiriliyor.


"Belki... Bir canavar vardır belki.

... Demek istediğim şu. Bizden başka canavar yok belki."

13 yorum:

  1. Merhabalar.

    Sizi blog sayfamda "zaman" ile ilgili postuma yazdığınız yorumla tanıdım ve yorumdaki imzanıza tıklayarak blog sayfanıza ulaştım. Sayfanızı hem arayüzü, hem de içeriği açısından çok güzel buldum. Emeğinize ve yüreğinize sağlıklar dilerim. Sadece son postunuzu okudum ve çok beğendim. Kaleminize ve yüreğinize sağlıklar dilerim.

    "İyi veya kötü yoktur. Sadece güç ve onu elde edemeyen zayıflar vardır." noktasında ben de insanlar için "insanın kötüsü olmaz, cahili olur" diyordum. Ne derece doğru ve isabetli bir tanımlama bilmiyorum.

    Selam ve dualarımla birlikte en Güzel'e emanet olun.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Cehalet yaptığın kötülüklere daha kolay kılıf uydurup kendini kandırmaya yarar aslında. İnsan ne kadar cahilse o kadar az suçluluk duyar yaptıklarından çünkü yanlış olduğunu bilmez. Kötülük daha geniş bir kavram bana göre, zulmeden de kötü, bir şekilde sindirilerek sessiz kalan da, düşkünleri görmezden gelen de. Üstündekini fakire bağışlayıp kendisi giyecek bulamadığından camiye gidemeyen Ebubekirlerin neslinden buralara geldiysek bu bizim de ayıbımızdır.

      Sevgiler...

      Sil
  2. Merhaba sizi yeni keşfettim, takipteyim bana da beklerim
    http://meleginhediyeleri.blogspot.com.tr/

    YanıtlayınSil
  3. onlar evet çoğunluk, ezilenler ve hiç olarak algılananlar.. onların hepsi seslerin değersizliğine inandırılmıştır..

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. "Bana uygun bir ordu ve sıradan insanın payına düşenden daha fazla para verin, ben de otuz yıl içinde, nüfusun büyük bir çoğunluğunu, iki artı ikinin beş olduğuna ve suyun ısıtıldığında donduğuna inandırayım." demiş Chomsky. Şu anki vaziyet de aynen böyle. Para ve güçle insan inanmasa bile sonunda yalanları benimser oluyor.

      Sil
  4. Üniversitede psikoloji okurken Zimbardo'nun hapishane deneyi favorilerimden biri olmuştu. Gerçekten çok çarpıcı bir deneydir, 6 hafta sürmesi planlanırken 6'ıncı günde bitirmek zorunda kalmışlardı yanlış hatırlamıyorsam. Filmde abartmışlar tabi ama gerçekten mahkumlar arasında depresyon belirtileri gösterenler olmuştu, üniversitedeki diğer araştırmacıların durumu fark etmesi üzerine sonlandırılmıştı. Yalnız filmdekinin aksine Zimbardo deneye başlamadan önce bütün katılımcılara kişilik testleri falan yapmış ve hiçbirinin bir ruh hastalığı olmadığından emin olmuştu, filmde gardiyanlar en başta meyilliydi psikopatlığa...

    Neyse bundan başka Milgram'ın itaat deneyi de çok çarpıcıdır. O konuyla ilgili de senin ilginç çıkarımlar yapabileceğini düşünüyorum. Başlarındaki otorite insanlara işkence yapmalarını emrettiğinde insanların hangi durumlarda otoriteye karşı geldikleri ve hangi durumlarda sorgusuz itaat ettikleriyle ilgili önemli sonuçlar çıkarmıştı.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Üniversitedeki Psikoloji dersleri her zaman en sevdiklerim olmuştu. Hatta sosyoloji bölüm derslerinden bile fazla. Çok doğru hatırlıyorsunuz. Yalnız filmde de en başta meyilli olduklarını söyleyemem. Başta evet aralarında dalgacı ciddiyetsiz olanlar vardı ama başta o zenci falan olmak üzere aslında temiz kişilerdi. Hani o kadar şiddet gösterecek tipte değildi. Tıpkı Sineklerin Tanrısı'ndaki çocuklar gibi.

      Milgram deneyini de okulda görmüştük iyi hatırlıyorum. Aslında yazıda ondan da bahsedecektim ama bu sefer fazla uzayacaktı o yüzden sadece Şeytan Etkisi deneyinden bahsetmeyi yeterli buldum. Zaten milgram ile şeytan etkisini birleştirin polisin neden ve nasıl göstericilere karşı bu denli şiddet uyguladığını, onları bu hale neyin getirdiğini anlayabilirsiniz. Mahkumlarla Deney filminin Hollywood versiyonunda zaten başta tam da gösterici ve polis çatışması görüntüsü bu yüzden vardı.

      Sil
  5. Çok güzel ve dolu dolu bir paylaşım olmuş.Düşüş merak ettiklerim arasında olan bir kitap.Sineklerin tanrısının filminden bahsetmişti arkadaşım kitabi olduğunu bilmiyordum.Merak ettim şimdi.Kitabını okduktan sonra izlerim filmini de:) Paylaşım için teşekkürler..

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Kitabı daha güzel cidden. Kitaba sadık bir yapım olsa da kitapta yakaladığınız bazı şeyleri filmde yakalayamıyorsunuz. Öneririm.

      Sil
  6. Takipteyim sizi :) Bloğumdaki yazıları okuyup yorum yazma nezaketinde bulunduğunuz için ayrıca teşekkürler.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Önemli değil onları okumak benim için zevk. Umarım yazılarımı seversiniz.

      Sil
  7. Otorite, güç ve zalimlik arasındaki ilişki uzun zamandır üzerinde düşündüğüm bir konu benim de. Yine çok titiz ve akıcı yazmışsın. Okudum ama dönüp tekrar okuyabilirim, derin mevzular bunlar.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Haklısınız. Aslında her insanın durup kendini de yargılayarak düşünmesi gerek.Belki düşünsek kendimizi biraz daha toparlarız ve dünya bir parça daha iyi bir yer olur.

      Sil