11 Mart 2015 Çarşamba

Alıklar Birliği / Gerçek Bir Hastalık Mıdır?



“Gerçek tam bir hastalıktır. Sıradan bir bilinç insan yaşamı için fazlasıyla yeterlidir.”


Dostoyevski bu sözleri Yeraltından Notlar'ındaki farkındalık hastalığına fazlasıyla kapılmış karakterinin ağzından söyler. Bu öyle bir hastalıktır ki bir çok insanı tımarhanelere ya da intihara sürüklemiştir. Bazılarını ise Oblomov'un o kayıtsız tembelliğine sürükler. Bu kişileri pek çok farklı yazar -ki bunların çoğu aslında kendileri de öyledirler- konu almıştır. Aralarında eserleri ancak bugün anlaşılabilen Oğuz Atay da vardır. Tutunamayanlar'da baş karakter olan Turgut'un oldukça sıradan olan yaşamı eski dostu Selim'in ölümüyle değişmiştir. Dostunu ölüme götüren nedenleri arayan Turgut türlü olaylar sonunda onun bıraktığı yazılara ulaşır. Bu fazlasıyla kara mizah kokan şiirler, notlar kitabın asıl kısmını oluşturur. Aslında tam da bunlar yüzünden bir şiir kitabı mı, tiyatro metni mi yoksa roman mı olduğu belli olmayan bir ornitorenke dönüşmüştür Tutunamayanlar. Yazıları okudukça Turgut da farkındalık hastalığına kapılmaya başlar ve her şeyden uzaklaşır. Notlarda geçen özel insan topluluğu Tutunamayanusların arasına katılıyordur artık. Ya da kim bilir belki de çoktan onlardandır ama yeni fark ediyordur.


Alıklar Birliği kitabını elime aldığımda kitabı bana veren arkadaşımın anlattıkları ilgimi çekmişti. Yazar John Kennedy Toole bu kitabı yayınevlerine dolaştırmış ancak hiçbiri onun ecişbücüş notlarını bir kitaba çevirmeye razı olmamış. Zaten ruhsal durumu bozuk olan adam ise daha fazla dayanamayarak sonunda intihar etmiş. Kitap ise ölümünden sonra annesinin ısrarlarıyla bir yayınevine bastırılmış. Önsözünde bunu zaten yayınevi sahibinin kendisinden duyuyoruz. Kitap sonra ödüle layık görülüyordu ancak bahtsız yazarı bunu hiç öğrenemiyordu. Bir dakika dedim kendi kendime ben bu hikayeyi bir yerde duymuştum. Tutunamayanların Selim'i değil miydi bu? Aynı onun gibi yakarışını kitabın satırlarına dökmüştü belki bir başka tutunamayana ulaşmak için, belki zihninde büyüyüp duran sıkıntıları biraz olsun rahatlatmak için. Bu gözle kitabı okumaya başladım. Karşılaştığımız karakter Ignatus'un kendisi ilginç bir şekilde benim gibi sosyolojik konularda yazıyordu. İçinde zeka kıpırtısı olan bu yazılardan birini okuduğumda onun da Dostoyevski'nin bahsettiği gerçek hastalığına -ya da benim deyimimle farkındalık hastalığına- kapıldığını anlamıştım.


“Batı dünyasının düzen, huzur, birlik, Gerçek Tanrısı'yla ve üçlüyle birleşmek gibi çeşitli nimetlerden yararlanmasının ardından yakın gelecekteki kötü günlerin habercisi olan değişim rüzgarları esmeye başladı. Abelard Thomas a Becket ve Everyman'ın aydınlattığı yıllar kararmıştı. Fortuna'nın (Şans tanrıçası) çarkı insanlara sırt çevirdi, insanların köprücük kemiğini kırdı, kafatasını ezdi, bedenini burdu, leğen kemiğini unufak etti, ruhunu kederle doldurdu. Bir zamanlar öylesine yüce olan insanlık tepetaklak olmuştu. Eskiden ruha adanmış olan şey şimdi satışa sunulmuştu.”


Ignatius'un sözlerinde bahsettiği Gerçek Tanrısı olan modernizm Tanrı'yı ve büyüyü yok etti. Onun yerine bilimi, akılcılığı ve salt gerçekçiliği getirdi. Pozitivizmin kurucusu olan Comte ahlak kuralları için insanın dine ihtiyacı varsa sosyolojinin bir din sosyologlarınsa peygamberler olmasını önererek bu duruma boyut atlatmıştı. Başta her şey gerçekten mükemmeldi. Özellikle Hristiyanlar için düşünürsek onları boyunduruğu altında ezen kilisenin baskısından kurtulmuşlardı. Çok geçmeden onun yerini akılcı bürokrasi, makineler ve insana dair hiçbir şeyi umursamadan sadece daha fazla kazancı önemseyen kapitalizm aldı. İşte bu noktada Ignatius'un öngördüğü kötü günler geldi. Aslına bakarsanız tam da o günlerin içinde yaşıyoruz. Çünkü tüm o büyüyü ortadan kaldırdığında insanların gördüğü şey anlamsız bir tekdüzeliktir. Akılcılaşan şeylerin büyüsü bozulur anlamını kaybeder. Eski anlamda modernizmin çöküşünü getiren de budur. O dönemde bir çok insanın gördüğü için akıl hastanelerine kapatıldığı gerçek budur. Sonsuz bir hiçlik. Anlamsızlık.

Peki gerçekle yüzleşmesi onu nasıl etkilemiştir? Ignatus bu bakımdan Ivan Gonçarov'un Oblomov'una benzer. Oblomov tembellik üzerine yazılmış bir kitaptır. Baş karakteri olan Oblamov öylesine tembeldir ki bir kitabın bir sayfasını çevirirken bile yorulur bırakır. Neyse ki ailesinden gelen bir mirasa sahiptir böylece çalışmasına gerek kalmıyordur. Ailesinden kalan tarlalar konusunda bir sürü planlar yapmaya çalışır ama bir yere vardıramaz. Etrafını saran dolandıcılar da onun bu hallerinden başarıyla faydalanırlar. Ancak yazar Oblomov'u sıradan bir miskin olarak yaratmamıştır. Oblomovluğun Rusya'da özel bir tanımlama haline geldiğini insanların öyle olmamaları için uyarıldığını biliyor musunuz? Öyleyse bu kadar basit olmamalı. Oblomov'un her bir ziyaretçisi modernizmin oluşturduğu bir başka tiplemeyi ifade eder. Biri ömrünü bir şirkette yükselme hedefine harcıyordur, bir diğeri partilere ve türlü şeylere. Hepsi bunların içindeyken büyülenmiş bir şekildedir ama Oblomov onları irdelediğinde hepsinin boş işler olduğunu düşünür. Çünkü o gerçeği görmektedir. Bu da onu kayıtsızlığa kendini kapatmaya itmiştir. Onu harekete geçmeye zorlayabilen tek kişi ise Oblomov'un tam tersi olan Alman dostu Ştolts'dur. Ignatius da hemen hemen böyledir. İş bulması için sürekli itekleyen bir annesi olmasa evden dışarı çıkacağı yoktur. Çalışmayı bir komunist edasıyla reddederken aslında tek umursadığı rahatını bozmamaktır. Oblomov'un Ştolts'unun buradaki karşılığı olan Myrna Minkoff mektuplarında onu harekete geçirmeye çalışır. Devrimci hareketlere teşvik eder. Yanına gelmesini ister ancak karakterimiz için bu inanılmaz ölçüde zordur. Hayata olan korkusu yüzünden onunla olamaz Ignatius ancak sırf onu kıskandığı ve daha iyisini yapabileceğini gösterebilmek için bir devrim bile planlar. Ama bunu kendi güvenli dünyasında bir evcilik oyunu gibi tasarlar. Tam insanlar yakıp yıkmaya başlayacakları sırada ise onlara durmalarını söyler. Zira ellerine aldıkları saksı da onundur. Şirketi zaten kendi oyun sahasına çevirmişken ortada yıkılacak bir düzen zaten yoktur. Oyun istediği gibi sonlanmayınca da dağılan kalabalığı kendi günah keçisi ilan edip patrona şikayet etmeye başlar. Yalanlar Ignatius'un gerçekten kaçışıdır. Bir konuda işler yolunda gitmemeye başlamışsa hemen bir başka yalan uydurur. Sürekli kendini kandırır. Bu bakımdan da pek çok yerde haklı bir şekilde benzetildiği gibi modern bir Don Kişottur. Hayatı bu tip Charlie Chaplin filmlerini aratmayacak olaylarla doludur. Okurken bolca güldürür ve mükemmel tespitlerle insanlara alttan alttan bir şeyler de gösterir. Tıpkı Selim'in yapmaya çalıştığı gibi.

Bunca benzerlikten sonra belirtmeliyim ki Selim'in Toole'dan büyük bir farkı var. O eserlerini gizlemiş piyasaya sürmeye çalışmamıştır. Tıpkı ölümünün ardından yazdıklarının yakılmasını isteyen ve eserlerini onun son dileğine uymayan dostu sayesinde okuyabildiğimiz Kafka gibi. Kafka düşüncelerini anlatmak için çok daha karamsar bir yol seçer ve Dönüşüm eserinde onları bir böceğe çevirir. Bu kişiler gerçekten de hayattan koparak yalnızlaşarak git gide böceğe dönüşmektedir. Zaten büyülenmeyen tüketmeyen sisteme hizmet edemez hale gelen bu insanlar kullanılıp atılacak önemsiz varlıklardan fazlası değildir. Aynı karamsarlık Yeraltından Notlar'da da görünür. Karakter sürekli gitgeller içindedir. Uzun bir nutukla hayatını yüzüne çarptığı fahişenin o hayattan kurtulmak için kendisine gelmesini umar ama geldiğinde istemez kovalamaya çalışır çünkü tıpkı Ignatıus gibi işler ciddileştiğinde korkuya kapılmaktadır. Sonunda ise yalnızlığı ve başarısızlığıyla kalır.

Her çağda böyle insanlar yaşadı. Çoğu hatırlanmadan silinip giden bu insanların tek suçu gerçeği görmekti. Peki gerçek cidden bir hastalık mı? Bir iki yıl önce bunu sorsanız evet derdim hem de emin bir kesinlikle. Ama şu an yeni bir evredeyim. Umut etmeye çalışıyorum. Tüm bu insanların öyküleri yarım kalmış ve öylece bırakılmışlar. Bize sadece onların kitapları ulaşabilmiş. Bu hikayeler kalplere umutsuzluk salmak için değil bir başkasının onları sonlandırması için bırakılmış. Onları okuyorsanız ve bir parça siz de aynı duyguları paylaşıyorsanız bu sizin omuzlarınıza yüklenmiş bir yük. Belki büyük değişimler başaramazsınız belki de elinizde sadece başarısızlık kalır. Ama Hz. İbrahim yanarken ateşe su taşıyan karıncanın da dediği gibi en azından tarafınız belli olur. Tabii bunu söylediğiniz an sesiniz biraz yükselebilirse eğer Jonathan Swift'in dediği gibi tüm alıklar bize karşı birlik oluşturacak ve Kafka'nın böceklerine dönüştürüp ezmek isteyeceklerdir. Kim bilir belki de bizim de birlik olacağımız günler gelir ve Fortuna'nın çarkının rüzgarları tersine döner.

4 yorum:

  1. Sevdiğim kitaplar arasında gezinen güzel bir yazı olmuş...

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Hepsinin benim için yeri ayrıdır. Birbirinden farklı dünyaların insanları aynı modernizmin içinde benzer yollardan geçiyorlar. Ne de olsa coğrafyalar değişse de, yaşamlar bir parça farklılaşsa da insan aynı insan. Yaşamlarının ürünü kitaplarda da benzerlikler doğuyor böylece. Okurken kendimin de onlardan biri olduğunu düşündüğümden bu kadar etkilendim belki de her birinden. Onların her birini okumak düşüncelerini dinlemek kendi fikirlerimi onlarınkiyle karşılaştırmak bir tür grup terapisi gibiydi benim için.

      Sil
  2. İlk cümleden sonuna dek harika bir yazı olmuş. Gerçekten çok iyi bağlamışsın. Bu yaşta biraz daha karamsar düşünebilirdim belki ama umutla inanıyorum ki bunca insan boşuna gitmedi ve düşünceleri duman gibi yok olmadı. İleride işe yarayacak somut bir şeyler mutlaka bıraktılar.
    Not: Kitap evde var ama hiç okumayı düşünmemiştim, heves ettim, hemen başlıyorum.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Oku oku. İgnatius bambaşka bir karakter. Anlatılmaz yaşanır. Okuduğum en başarılı kara mizah.

      Sil