Yıllar önce insanların büyüyü henüz unutmadığı, doğanın gizemli ve korkunç olduğu o çağlarda kadınlar kutsal varlıklar olarak bilinirdi. Çünkü doğa -ya da Tanrı- onlara en büyük sihri vermişti yeni bir birey dünyaya getirme ayrıcalığı. Evet fiziksel olarak güçsüzdüler, korunmaya bir erkekten daha fazla ihtiyaç duyuyorlardı ama bu ayrıcalıkları onları üstün kılıyordu. Kimi kültürlerde tanrısal özelliklere sahip oldukları düşünüldü. Rahibe olarak ayrıcalıklı bir konum verildi. Erkekler en iyi avları getirerek kadınların gözüne girmeye çalıştı. Bazıları bu uğurda birbirlerini öldürdüler. Ama yerleşik hayata geçildiğinde insanın düşmanı doğadaki varlıklardan çok birbaşka insan olmaya başladığında işler yavaş yavaş değişti. Erkekler kadınları istediklerini almaya zorlayabileceklerini öğrendiler ve zamanla kadının büyüsü olarak görülen doğurganlık erkeğin marifeti olarak görülmeye başlandı. İlk çağ ve ortaçağın karanlığı erkeklerin yönettiği baskıcı bir dünyada geçti böylece. Fahişeler ortaya çıktı erkeklerin zevklerini doyurmak için. Ama her kadın güçsüz değildi. Rusya'da Kraliçe Katharina, İngiltere'de Boleyn Kadınları, Osmanlı'da dizilerle ünlenen Hürrem... Bunlar en tepelere çıkıp kendilerini gösterebilenler. Daha soylular ya da halk tabakası arasında nice böylesi erkeklerin o sapkın arzularını onların zayıflığı olarak kullanan görünüşte başını erkeğinin önünde eğen ama gerçekte gizliden gizliye yöneten kadınlar da hemen her çağda bulundu. Sanayi devriminden sonraysa bu kadınlara işçi olarak haklar başta büyük bir ayrıcalıkmışcasına sunuldu. Ama 8 Mart'ın anlam ve önemine bakarsanız, grev esnasında ölenlerin kanlarının hatırasıyla karanlık bir gün olduğunu görürsünüz. Zaten kadına verilen haklarla ilgili tüm bu şeylerin de bir ihtiyaçtan -işgücü gereksiniminden- doğduğunu söyleyebiliriz. Modernizm kadının zeki ve kendini ispatlayabilenine yükselme hakkı tanıdı ama kalanı hala aynı konumu korudu.